Haz
30
2008
“Üç türlü münekkit vardır. Birincisi hiç bir kaide bilmez,
Sadece tabiî zevkine ve alışkanlıklarına göre hükmeder;
İkincisi, kaideleri bilir ve onlara göre hükmeder;
Üçüncüsü, kaideleri bilir ama, o kaidelerin üzerindedir.
Tatmin etmeniz gereken bu üçüncü tip münekkittir.
Ondan sonra tabiî zevkine göre hükmedenler gelir. Sırf kaidelere göre tenkit yapan münekkit ise,daima aşağılanmalıdır…” Dr. Samuel Johnson Continue Reading »
Ağu
20
2007
Ne zaman bu hikayeyi okusam tüylerim diken diken olur,ağlamaklı bir vaziyet alırım.Bezmara‘nın kurucusu Kemençevi Fikret Karakaya Bey’in meşhur III.Selim’in Rüyası olarakta bilinen bu enfes yazısı her ne kadar bir rivayetse de
Niyazi Sayın Bey hocamızın Şevkefza Taksimlerini ve aynı makamda sözleri
Necmeddin Okyay‘a ait ”Güllerin karşında her an solmadan durmaktadır“adlı şarkısını dinleyince mâna iklimine uçmamak için bir sebep yoktur.Hele o meyân yok mu,
adamı yer ile yeksan eder…
Sözü fazla uzatıp edepsizlik yapmayayım… Continue Reading »
Ağu
18
2007
“Çok sevdiğim bir arkadaşımla birlikte hemen her gece sabahlara kadar Atatürk‘ün huzurunda konserler verir,fevkalade takdirlerine mazhar olurduk….
….. Şeref verdikleri her yerde bize konser de verdirirler ve halka türk musıkisini dinletirler,kendileri teşrif buyururlar,iğne düşecek yer kalmazdı.
Konser programı bittikten sonra kendileri ayrıca bir program tertip ederler,konseri tekrar baştan başlatırlar ve milli mıskimize karşı olan teveccüh ve sevgilerini bu suretle gösterirlerdi.
1924 senesinde yine bir akşam fasıldan sonra bir semai çalındı ve fasıla nihayet verildi.Atatürk şöyle buyurdular; Continue Reading »
Ağu
18
2007
Günümüzün önde gelen Ney ve Tanbur icracılarından biri olarak kabul edilen Dr. Murat S. Tokaç,1969 yılında Kırıkkale’de doğdu. 1986 yılında girdiği Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden 1992′de mezun oldu.
Kendisi de neyzen olan babası Dr. Turgut Tokaç tarafından 5 yaşında Ud ve Ney’e başlatıldı. Türk Müziğini her yönüyle babasından öğrendi. 11 yaşındayken TRT Ankara Radyosu sanatçısı Selçuk Sipahioğlu’ndan kısa bir süre Tanbur dersleri aldı. Bu derslerden sonra hem Ney,hem Tanbur tekniğini büyük sanatkârları dinleyerek kendi kendine geliştirdi.
1991 yılında kurulan Kültür Bakanlığı Samsun Devlet Klâsik Türk Müziği Korosu’na Ney ve Tanbur sanatçısı olarak atandı. Yurt içinde verdiği solo konserlerin yanısıra, koroyla ve özel topluluklarla çok sayıda konsere katıldı. Değişik tarihlerde Cinuçen Tanrıkorur‘la beraber ve ferdî olarak Belçika, Hollanda, İtalya, Fransa ve A.B.D.’de konserler verdi.
1995′de Le Chant du Monde tarafından Fransa’da yayınlanan “FASIL” adlı CD’de C. Tanrıkorur ve Fahrettin Yarkın’la birlikte solo Ney ve Tanbur çaldı.
1998′de Samsun ilinde KASİAD (Karadeniz Sanayici ve İşadamları Derneği) öncülüğünde, seçkin bir jüri tarafından yapılan değerlendirmede yılın “Müzik Adamı” seçildi ve ödül aldı.
2000 yılında “Gençlik Hülyâları” isimli solo albümü Beyza Müzik tarafından yurt içinde yayımlandı.
2005′de mansur neyiyle icraa ettiği “Dem” adlı albümü
musikiseverlerin beğenisine sunmuştur.
Tokaç, koro ve topluluk çalışmalarının yanısıra Türk Müziği konserlerinde pek rastlanmayan sadece saz eserleri repertuarından müteşekkil konserler vermeye başlamış ve saz solistliğine yönelmiştir. Solo konserlerinde saz tekniğini ön plâna çıkaran eserlere özellikle yer vermektedir.
Şu anda Samsun Devlet Klâsik Türk Müziği Korosu’nda uzman sanatçı olarak çalışmakta ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi Tıp Fakültesinde Mikrobiyoloji doktorası yapmaktadır.
Tokaç, evli olup bir çocuk babasıdır.
Ağu
15
2007
“Emin Dede bir medeniyetin en yüksek cihazı olarak kendisini seçtiği insanlardandı. İşte o budur, bütün mazi hazinelerinin son bekçisi, kafası altı asrın uğultulu kovanı olan ve nefesinde bir medeniyet taşıyan insan budur.”
Emin Dede maddesinde ve medeniyetinde gizli bir adamdı. Hatta aramızdan el ayak çekmiş bir âlemin son ışıklarını muhafaza ettiğini, bir nevi zengin hazinedarı olduğunu dahi göstermiyordu.”
Ondan bir Aziz Dede, bir Zekai Dede, bir İsmail Dede, bir Hafız Post, bir Itri, bir Sadullah Ağa hatta bir Abdulkadir Meragi hülasa bizim bir tarafımızı, belki en zengin his tarafımızı yapan insanların hepsini çıkarmak mümkündür.”
Ahmet Hamdi Tanpınar HUZUR adlı romanında, yirminci yüzyılın bu en büyük neyzenini bu cümlelerle anlatıyor. Mütevazı bir yaşamdan sonra bir garip yolcu gibi bu dünya bahçesinden geçip gitmiş, berrak gök kubbede çınlayan “yakıcı ve yıkıcı hilkatin” sırrı olan nağmeler bırakmıştır. O neyiyle sanat yapmamış, kendisini “Onlar sanat yapıyor, biz duadayız” diye tanımlamıştır. Continue Reading »
Ağu
11
2007
Tam 100 yıl önce bugünlerde Eyüp’te bir evde, musikimizin büyük bir bestekarı (son büyük klasiği) ömrünün son üç haftasını yaşıyordu. Hasta olmasına rağmen, Bahariye Mevlevihanesindeki ‘kudümzenbaşı’lık görevini hiç aksatmayan bu zat, hoca-hafız Mehmed Zekai Efendi, veya -mevlevi çilesini tamamladıktan sonraki daha çok tanınan adıyla- ZEKAI DEDE‘dir. 1897′nin bir 24 Kasım günü, ölümüne düşürülen tarih mısraında söylendiği gibi “ayrılığıyla dostlarının kalbini yakarak” (Zekai suz-i dildir firkatin kalb-i ehibbaya = 1315) sonsuzluk alemine göçtüğü zaman, arkasında, mevlevi ayininden kar-beste-semai-şarkı-ilahi ve marşlara kadar 265 eserden başka; Hüseyin Fahreddin Dede, Rauf Yekta, Ahmed Rasim ve Şevkı Bey‘ler, Medeni Aziz, Şeyh Rıza ve Şeyh Cemaleddin Efendi‘ler, Subhi Ezgi, Ahmed Irsoy (oğlu), Kazım Uz, Şükrü Şenozan ve Leon Hancıyan gibi çok güçlü bir talebe ordusu da bırakıyordu. Continue Reading »
Ağu
06
2007
Kâni Karaca’ya Allah rahmet etsin; bazı
gazeteler ondan “mevlidhan” diye bahsedince
şaşırdım ve üzüldüm. Ağacı yaprağıyla tarif
etmek gibi bir şey bu. Kâni Bey’e mevlidhanlık
sıfatı az gelir; o yaşadığı müddet zarfında Türk
musikisinin en büyük sesiydi; klasik
tegannî tarzının belki de yegâne üstâdıydı. Continue Reading »
Tem
03
2007
Ebru Nedir?
Ebru sanatı, en eski Türk kağıt süsleme sanatlarındandır.
Orta Asya dillerinden Çağatayca’da “hare gibi, damarlı” anlamına gelen ‘Ebre’ kelimesi Ebru sanatının bilinen ilk adıdır.
İpek Yolu ile İran’a gelen sanat, burada ‘Abru’ (Su Yüzü) veya ‘Ebri’ (Bulutumsu, bulut gibi) olarak isimlendirilmiştir. Daha sonra Türklerle birlikte Anadolu’ya gelen bu sanatın adı ‘Ebru’ olarak dilimize yerleşmiştir.
Şu an Avrupa’da ‘Marbling’ diye bilinen Ebru 17. yüzyılda Avrupa’ya ‘Türk kağıdı’ adıyla gitmiştir. Ebru Türkiye’de cilt sanatının yanı sıra, hat sanatında zemin ve pervaz olarak kullanılmıştır. Hat sanatının, sanat atölyelerinde çoğalmasıyla birlikte, fonda kullanılan bu desenli kağıdın da değeri artmış, çerçevelenecek kadar önemsenmiştir.
Günümüzde, diğer soyut ve plastik sanatlar gibi değerlendirilmektedir. Ebru, görsel zerafetinin yanı sıra, bizlere mikro ve makro alemlerden, çıplak gözün göremeyeceği ilginç güzellikler sunar. Ayrıca Ebru’nun terapi özelliğine sahip olduğu, bu tarihi sanatın meraklıları için tartışılmayan bir gerçektir.
Continue Reading »
Tem
03
2007
Türk hat Sanatı denilince, Türklerin İslamiyeti kabul edişlerinden sonra okuma yazma vasıtası olarak seçtikleri Arap asıllı harflerle vücuda getirilen sanat yazıları anlaşılır. Ancak şunu hemen belirtelim ki Arap harfleri İslamiyetin zuhurundan sonra yavaş yavaş estetik unsurlar kazanarak, bu hal VIII. Yüzyılın ortalarından süratlenmiş; Türklerin İslam aleminde oldukları çağda zaten mühim bir sanat dalı haline gelmişti. Bu sebeple evvela Arap asıllı harflerin bünyesi ve İslam’ın ilk asırlarında gelişmesi hakkında kısa bir bilgi vermek gerekecektir.
Continue Reading »
Haz
14
2007

Programı Hazırlayan: Mahmut Bilki
Sunucu: Efendim stüdyomuza hoş geldiniz.
Niyazi Sayın: Hoş bulduk efendim.
S: Sanat yaşantınız nasıl başladı? Bu başlangıçta kimlerin etkileri oldu? Sizden önce bunu rica edelim.
Continue Reading »